Depresyon, toplum ve bireyler tarafından bir hastalık olarak algılanmaktadır. Sonuçlar açısından bu şekilde değerlendirme doğru olabilir. Ortaya çıkmasından itibaren, tabi ki bu şekilde değerlendirilebilecek unsurlar yaşanır. Ancak, daha geniş bir açıdan bakıldığında, kişinin yaşama karşı bakış açısı, duruşu ve değerlendirmesinde, problemleriyle eskiden olduğu gibi baş edemeyişi,ile bağlantılandırmak mümkündür. Özellikle, bu hayata bakış açısı ve duruşu, yaşama ait olumsuzluklar tam olarak belirginleşmeden bireyin bu durumun farkına vararak, sağlıklı baş etme yollarına yönelmesi, çok şeyi değiştirebilir. Burada, kişinin, kendisinin dışındaki yakın çevresindekilerin de, kişiye yaklaşımı çok önemlidir. Çevresinin destekleyici ve çözümcül yaklaşımı bu anlamda birey için çok şeyi değiştirebilir. Kişi bir şekilde bu noktayı kaçırdığında veya çevresinden yeterli ve doğru desteği bulamadığında depresyon sürecinin başlaması kaçınılmazdır.

Depresyon tanısı konulan kişide hem davranışsal, hem de duygulanım anlamında pek çok değişiklik olur. Öncelikle kişinin hemen her konudaki algılamalarında değişiklik olur. Depresif kişi kendine güvensizlik yaşar, kendine yönelik özgüveni sarsılmıştır. Umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yoğunlaşmıştır. Kişi adeta kendini cezalandırırcasına hayattan kaçma eğilimi gösterir. Her türlü aktiviteye karşı inatçı bir isteksizlik hali hakimdir. Yaşamındaki tüm ilgilerinden ve hatta tüm bireysel sorumluluklarından uzaklaşırlar. Adeta kendilerine o güne kadarki davranışlarını yapmalarını sağlayan düşünce sisteminden çok farklı bir düşünce sistemleri oluşmuş gibi, o güne kadar ki hemen tüm önceliklerinden vazgeçmiş bir görüntü sergilerler.

Depresyon yaşayan kişide ki bu duygu-durumun ortaya çıkışı, bazen kendisi için çok önemli olduğunu düşündüğü bir olaydan sonra başlayabilir. Burada kişi için önem arz eden olaylar dendiğinde, bu olayların bazıları herkes için çok önemli olarak algılanabilecek boyutta olabilirken, bazı olaylarda sadece kendisi için o derece önem taşıyan nitelikte olabilir. Kişi için yaşanan bir hayal kırıklığı, yakın çevreden sevilen birinin kaybı, bunlar arasında sayılabilir.

Depresif sürecin zaman zaman da değişik bir form olarak, gerçek bir kayıp veya önemli bir durum olmadan da ortaya çıkabildiği gözlemlenebilir. Yukarıda bahsedildiği gibi, o kişi için büyük önem taşıyorsa, bu kişilerde depresyon, tetikleyici bir olayla birlikte gelişebilmektedir. Kişinin birey olarak, kendisi için çok fazla önem taşıyan bir idealin veya gerçekleştirmek istediği bir düşüncenin ya da hedefin, olasılık olarak ortadan kalkmasıyla birlikte depresyon gelişmiş olabilir.

Depresyonun ortaya çıkışı, her zaman aynı şartlarda veya aynı türdeki bir durumu yaşayan tüm kişilerde ortaya çıkmayabilir. Böyle durumlarda depresif sürecin başlamasında “o bireyin” kişilik özellikleri önem kazanır. Yani, bireyin kişilik özelliklerine bağlı olarak, farklı belirtiler farklı düzeylerde ortaya çıkabilir. Aynı türdeki yaşantıların her kişide aynı türde davranışları ortaya çıkarmayışının nedeni, kişilerin geçmişteki yaşam olaylarında geliştirdikleri ve kullandıkları donanımları ile de yakından ilgilidir.

Depresyonun farklı bir formu da aslında son derece mutlu bir olaydan sonra ortaya çıkar. Burada bahsedilen form, hamile kadınların hamilelik ve doğum sonrası yaşadıkları, hamilelik ve doğum sonrası depresyonudur.

Hamilelik depresyonu, bilinen depresyon gibi bir duygu-durum bozukluğu olarak kabul edilir. Hamilelik sürecindeki vücutta oluşan hormonal değişimler, hamile kadının beynindeki depresyon ve anskiyete(sıkıntı) ile direkt olarak bağlantısı bulunan kimyasalları etkileme potansiyeline sahiptir. İstenilen de olsa, hamilelik gibi zor yaşam olayları da, bu değişimleri tetikleyerek, hamile kadının depresyon yaşantısına girmesi ile sonuçlanabilir.

Doğum sonrası depresyonun bulguları da diğer kadınlardaki depresyondan farklı değildir. Doğum sonrası depresyonunda, kadının ailesine karşı sevgisizlik ve bebeğine karşıt duygular hissetmesi genellikle daha ön plandadır. Diğer belirtiler, duygu-durumun depresif olması, sosyal ilginin azlığı, iştahsızlık, yorgunluk, uyku bozuklukları, bebeğin bakımında sorun yaşanması, suçluluk duygusu, özgüvende azalma, konsantrasyon güçlüğü, gibi bir takım belirtiler sayılabilir. Bu süreç, genellikle doğumdan sonraki 2-8. haftalar içinde başlar ve en az 2 hafta en çok 1 yıl kadar sürer. Bu süreçte terapötik yardım almayan kadınlarda 3 ay-1 yıl arasında kendiliğinden düzelir. Bu düzelmede hızlı fizyolojik değişikliklerin rolü olabilir, ancak bu düzelmeyi sağlayan unsurun neden olduğu yoruma açıktır. Bu konuda net bir bilgi yoktur.

Bununla birlikte bazı risk unsurlarını taşıdığı bilinen kadınlarda doğum sonrası depresyon daha sık görülebilmektedir. Bu risk etmenleri arasında, kadının ya da eşinin ekonomik sıkıntıları, çevrelerinden yeterli sosyal desteğin olmaması, çiftin evlilikle ilgili sorunlarının olması, stres yaratacak yaşamsal olaylar, istenmeyen veya planlı olmayan gebelik, kadının daha önceki gebeliklerinde depresyon geçirmesi, daha önce yaşanmış olumsuz gebelik ve doğum deneyimleri, bebeğin bakım ile ilgili duyulan kaygılar bunlar arasında sayılabilir..

Depresyon süreci başladıktan sonra, yukarıda bahsedildiği gibi, kişinin kendine yönelik algılarının farklılaşması türündeki psikolojik belirtilerin yanı sıra, vücutta fizyolojik bazı değişiklikler de ortaya çıkmaya başlar. Bunların dışında, depresyonun asıl belirtilerinin haricinde, ikincil (sekonder) bazı belirtiler de ortaya çıkar, hatta kişinin yaşamında daha önce göze batmayan bazı belirtiler, belirgin hale gelebilir. Bu ikincil belirtiler, yeme bozukluğu, uyku bozukluğu, konsantrasyon bozukluğu vb. gibi sıralanabilir.

Depresyon yaşayan kişiler, depresyon sürecini acı verici bir durum olarak algılarlar. Bu acı verici durumla başa çıkabilme, üstesinden gelebilme, onlar için bu durumun nasıl anlamlandırıldığı ve kişinin kendisine yönelik olarak düşünce yapılarının tarzı ile doğrudan ilintilidir.

Depresif kişilerde, ağır bir tablo oluşmadıysa, psikoterapi en iyi sağaltım seçeneklerinden biridir. Burada önemli olan, kişinin farklılaşan algılamasındaki olumsuz değişime yönelik çalışılabilmesidir. Bozulmuş olan algıların düzeltilmesi, azalmış olan özgüvenin istenilen düzeye gelmesine yardımcı olmak, terapide hedeflenir. Depresyon sürecinde ortaya çıkan uyum sorunlarına yönelik yeni bakış açıları oluşturularak gelişim sağlanmaya yönelik bir program planlanır.

Herhangi bir kayıp nedeniyle değil de, idealize bir beklentinin gerçekleşmeyişi sonucunda depresif sürece giren kişiler için depresyon sağaltımının planını yapmak yeterli olmayacaktır. Kişinin depresyon sürecinin çözümlenmesinden sonra, yeni ve daha gerçekçi beklentiler oluşturmak gerekir.

Depresif kişiler için terapötik yardım dendiğinde, bir hastalığı değil, depresyon süreci yaşayan bir kişinin sağaltımının yapıldığı kabul edilmektedir.

Depresif kişilerde terapi planlaması yapılırken, özgüvenin azalması, en önemli unsurlardan biri olarak görülmelidir, çünkü, depresyonda kişi zaten hiçbir şeyden keyif alamama durumu, yani isteksizlik vardır. Burada özgüvenin eksikliği ile isteksizliğin birbirine karışması çok rahatlıkla gerçekleşebilir. Bu durumu depresif kişide ayıramayabilir veya özgüven eksikliğini çevresinden saklayabilmek için kullanabilir. Herhangi bir işe girişmede, yeterli özgüven eksikliğinden mi yoksa sosyal yaşamdan uzaklaşma nedeniyle ortaya çıktığını çok iyi irdelemek yararlı olacaktır. Aslında her iki durumda da, kişinin desteklenmeye gereksinimi vardır. Bu destek, hem terapistten hem de depresif kişinin yakın çevresindeki kişilerden gelmelidir.

Bir depresyon terapisi planlandığında, bu bireyin kişisel özellikleri terapide önemli yer tutar. Özellikle bazı kişilik özellikleri terapiyi kolaylaştıran, bazı kişilik özellikleri ise, terapiyi zorlaştıran yapıda olabilir. Terapinin planlanmasında bu özellikle dikkate alınması gereken bir unsur olarak düşünülür.

Depresif bir kişinin terapisinde, başlangıç aşamasında üç şey amaçlanır;

Kişinin çaresizliğini ortadan kaldıracak bazı önlemler alınması,
Depresif kişinin kendine güven duygusunun üzerinde çalışmak ve destekleyici terapötik yaklaşım,
Danışanın kendine yönelik olumsuz etkiler yaratabilecek davranışlarını önlemek,

bu anlamda sıralanabilir.

Depresif kişi, yaşadığı duygularının son derece olumsuz yönde değerlendirerek, haksızlığa uğradığı şeklinde yorumlar veya hisseder. Öncelikle terapötik yaklaşımda, bu yaşadıklarının doğallığını ve pek çok kişinin başına gelebilecek bir durum olduğunu kabullenmesi sağlanmalıdır. Burada, terapistle, terapi esnasında güven ilişkisi kurulmuş olması çok önemlidir.

Depresyon yaşantısındaki bu kişilerle yapılan terapötik çalışmada empatik ilişkiye girmek çok önemlidir. Danışanın duygu-durumunu kavramak sağaltım açısından çok büyük önem taşır. Depresif kişilerde terapinin en önemli yanlarından biri, yaşamındaki anlamlı ve değerli şeylere yönelik farkındalığını arttırılabilmesidir. Bunun da ötesinde, kendisinin ne derece değerli olduğunu hissetmesini sağlayabilmektir. Depresif kişinin bu anlamdaki gereksinimlerinin farkına varmasını sağlamak önemlidir. Bu gereksinimlerini öne çıkaracak kişilik özelliklerinin desteklenmesi, terapi sürecinde çok yararlı sonuçlar verebilir. Kişinin kendisine ve çevresine özel inançlarının özellikle bu bağlamda çok anlamlı bir yeri olabilir. Özellikle, kişinin bazı inançlarını çarpıtması ve davranışlar üzerinde anlamsız kısıtlamalar getirmesi olası bir durumdur. Bunlarla ilgili yanlış inanışlarının üzerinde çalışılması ve yetişkin bir kişinin davranış özelliklerini göstermesi için doğru bir yönlendirmeye gidilmesi, birey için önemli ölçüde gelişme sağlar.

Terapötik yardımdan yararlanan kişi, sıkıntılarının hafiflemesi, sorunlarının alternatif çözümlerin oluşmaya başladıkça, uyum sorunlarının da ortadan kalktığı görülecektir. Bu süreçte aşırı hassasiyetlerin kaynağı gereksiz kırılmalarında artık ortaya çıkmadığı gözlemlenmeye başlayabilir.

Depresif kişiler için uyum konusunda sorun yaşanabileceğinden yukarıda da söz edildi. Bu tür durumlarda uyum sorunu yaşanmasının nedeni kişinin özgüvenine ait düşüşle birlikte, kendilik değerinden şüphe ve kaygı duymasıdır. Bu örüntü ancak bir travma sonrasında ortaya çıkabilir. Kişinin yaşantısında, daha önceki yaşam deneyimlerinden edindiği bilgilerin sorun çözmede işe yaramadığı durumlarda açığa çıktığı dikkati çeker. Bu tür durumlarda, terapötik yardım esnasında, kişinin acı çekmekte olduğunun farkında olarak bu yönde destek verilmelidir. Destek verilmesinin bir diğer yararı da kişinin sağlıksız düşüncelerinin süreklilik kazanmasını önleme işlevi görebilir.

KATEGORİ: Makale

Yorumlar