Varoluşçu psikoterapi, İkinci dünya savaşının ardından Avrupa’da geliştirilmeye başlanmış, sonrasında Amerika’ya transfer edilmiş bir terapi disiplinidir.
Irvin D. Yalom, Varoluşçu Psikoterapiyi geliştiren, yapılandıran, Amerikalı bir psikiyatri uzmanıdır. Bu konuda hem bilimsel hem de hikaye-roman türü son derece kaliteli yayınlar da yapmıştır.
Varoluşçu Psikoterapi, çatışmanın merkezine varoluşun getirdiği temel kaygılar -ölüm, izolasyon, anlamsızlık, özgürlük- ve bu kaygılarla baş etme amaçlı istekleri yerleştirmiştir.
Yalom, anksiyete dediğimiz sıkıntı kavramının psikopatolojinin tetikleyici ve zaman zaman bu patolojinin sürdüreni olduğunu, kabul eder. Burada bahsedilen şey;
Varoluçu psikoterapide, temel dinamik model olarak;
Temel Kaygıların Farkındalığı ➡ Çatışma ➡ Anksiyete ➡ Savunma mekanizması

Varoluşsal Arzular

Bireyde Çatışma Alanları

Kişinin ölüm gerçeğinin algılaması, ölümsüz olma isteği, bununla ilgili girişimlerinin olmasına neden olur. Buna yönelik gerçekleşen davranışlar, risk alma gereksinimi, yaşamsal tehlikelerin önemsenmemesi, gerekli önlemleri almama tarzındaki davranışlar şeklinde açığa çıkar.

İnsanların seçimleri kendileri aittir. Bunlar kişi olarak bireysel istekler, ayrıca iradi kararlar çıkış noktasını oluşturur. Burada özgür olmak ve bunun bedeli olarak yaşamın sorumluluğunu almak zorunda kalmak, kişinin kaygı duymasına neden olur. Çatışma, birey için işte bu noktada, doğruyu gösterecek bir yönlendirici bulamamak, ancak doğru bir karar vermenin zorunlu yaşamsal önem taşıdığı realitesi arasında ortaya çıkar.

Yalıtım duygusu, insanın bir varlık olarak başkalarına ne kadar gereksinimi olsa da, onlarla sevgi bağı kursa da, diğer insanlardan varlık olarak farklı ve kendine özel olması gerçeğinden kaynaklanır. Kurulabilecek hiç bir ilişki, bu yalıtım duygusunu insan için telafi edebilecek güce sahip olamaz. İnsan, bir bütünün parçası olabilmek, aidiyet duygusunu hissedebilmek gereksinimini hisseder. Bundan beklentisi yalıtım duygusundan kurtulabilmektir. Yaşadığı çatışma, bu istek ve buna engel olan, telafisiz yalıtım gerçeğini uyuşmamasından kaynaklanır.

Anlamsızlık duygusu, insanın içinde hissettiği, kendisine karşı umursamaz bir evren içerisinde bulunduğu, hangi yöne gideceğini bilemediği için eksiklik duygusu yaşatır. Bütün yaşamına, varlığına temel oluşturacak, kendisini değerli hissettirecek bir amacının olmadığı duygusu şeklinde kendisini gösterir. Yaşamında bir anlam arayışında olan insan, eğer bunu doğal olarak hissedemiyorsa, bu anlamı kendisi oluşturma gereksinimi hissedecektir. Buradaki sorun, insanın kendi oluşturduğu anlamların, bu temel anlam gereksinimini ne kadar karşılayabildiğidir. Çatışma, anlam isteği ve gereksinimi ile yaşadığımız evrenin, anlamla ilgisi konusunda tavizsiz tutumu arasındadır.

Varoluşçu Psikolojiye Göre Savunma Mekanizmaları

Buradaki savunma mekanizmaları, bilinç seviyesine ulaşmış, özgün savunma mekanizmalarıdır ve insanın korkularını giderme amacına yöneliktir.

1. Ölüm anksiyetesi :

İnsanın sevgi görememe, unutulma kaygısı, sevdiklerini kaybetme kaygısı, başarısızlık kaygısı, ölüm anksiyetesine eşlik eden ikincil kaygılardandır. Bu kaygıları yok etme amaçlı çabalar varoluşçu ekole özgü savunma mekanizmalarını açığa çıkarır. Bunlar;
 Mutlak başarıyı yakalayarak asla unutulmamak,
 Özdeşleştiği kişinin yardımıyla ölüme karşı durabilmeye çalışmak,
 Kendi başına gelmeyeceği inancı,
 Zamana karşı durabilme mücadelesi,
 Kimseye bağlanmadan, sürekli hareket halinde yaşamak,

2. Özgürlük ve Sorumluluk

Heidegger’in kullandığı bir kavram önemlidir, Dasein. Bu kavram, aynı anda iki anlam birden alır. O an, oradaki varlık. Birde, kendi yaşantıladığı, oluşturduğu yaşamı kuran varlık. Özgürlük ve sorumluluk kaygıları yok edilmeye veya katlanılır hale getirilmeye çalışılırken, savunma mekanizmalarına gereksinim duyulur. Bunlar;

Zorlantı: Yaşamı sürdürmeyi etkileyecek şekilde bazı yinelenen hareketler. Bunlara örnek vermek gerekirse, Cinsellik zorlantısı, ikili ilişkilerde zorlantı, alkolizm, kumar alışkanlığı,şeklinde gerçekleşen, bağımlılık şeklinde yaşantılar sayılabilir. Burada zorlantılı davranışlar, tercih yapma veya sorumluluklarını alma durumlarından kaçabilme çabasına yönelik olarak oluşturulur.
Sorumluluğunu başkasına yükleme: Kişinin yaşamında kendi yaşamsal olayları için başkalarından sürekli bir destek beklemek. Sorunlarının hallini de, isteğine göre olmayan durumları da onlardan kaynaklı algılamak.

Masum kurban rolü oynama: Olayların kendisi dışında geliştiğine dair inanç oluşturma ve buna göre bir davranış örüntüsü oluşturma.

Kontrolü kaybetme: Kişinin olaylar ile ilgili orantısız ve uygun olmayan tepkiler vererek, kontrolsüzlük yaşantılamasıyla, yaşananların sorumluluklarından kaçmaya çalışmak.
İstekleri ile ilgili sorumluluk ve karar verici pozisyondan kaçınma: Kararsızlığa sığınarak, tepkinin anlamlı olacağı süreci geçirmeye çalışmak.

3. Varoluşsal Yalıtım

Varoluşçu yalıtım dendiğinde, kişiliğin en derininde kendisinin dışındaki dünyayla doldurulamayacak bir boşluk olduğunu hissetmektir. Burada kullanılan savunma mekanizmaları;
Varolduğunu onaylayan başkalarına tutunma: Kişinin başkalarınca unutulmaktan korktuğu, kendi varlığını onaylamalarını beklediği zorlantılı sevgi ihtiyacı duymasıdır

Tek başına kalmaktan zorlantılı kaçınma: Kişinin yalnız kalmamak için devamlı birilerine gereksinim duyması birlikte olmak veya zamanı bir şekilde tüketemeye yarayan muhtelif faaliyetlerde bulunmak bu savunma mekanizmasının özüdür.İlişki kurmak,ilişki içinde bulunmak hayatın özüdür ancak bu savunma mekanizmasında ilişkiye ve kişiye hakkettiği değer verilmez.Maksat ilişki içinde olunan kişiyi “yalnız kalmama gereksinimini” doyuracak şekilde kullanmaktır.

İşkoliklik: Varoluşsal kaygı yaşayan kişiler, yalıtımı sağlayacak zamanı tüketmek yönünde davranırlar. Zamanın tüketmenin değil, yaşamın içinde olmaları gerektiğinin farkında değildirler. Burada önce varoluşsal yalıtımla yüzleşmek gereklidir.

Birleşme: İnsanın, birey olarak, doğumundan itibaren yalıtılmışlık korkusu kendisinden büyük oluşumlara dahil olmayı isteği vardır. Bu doğaldır ancak bunu kendi ego sınırları ile dengelenmeye gereksinim vardır.

Varolmanın farkındalığı

Kişinin “Dasein” kavramın içinde, varoluş kaygısıyla, yani unutulacağı veya yok olacağı kaygısından yola çıkarak Heideger, “ölüm içinde yaşama” kavramından bahseder. Burada ölümlü olduğunu unutmadan, günlük oyalayan aktivitelerden uzaklaşarak yaşamsal olayları gerçekleştirme davranışını benimser.
Heidegger’ e göre insan için iki temel varoluş şekli vardır. Bunlar;

a. Varolmayı unutma yada oyalanma durumu:
Bu temel var oluş durumunda birey, günü kurtaracak tarzda yaşar. Sıradan işlerle zamanını doldurur.

b. Varolmayı düşünmede, kişinin olayların gerçekleşme şeklini algılamasıdır. Bu varoluşunu anlayarak farkındalık düzeyinin arttığı bir durumdur ve süreklilik arz eder. Kendinde değişiklik yapma gücünüde bu şekilde kazanır.

Bireysel Terapide Varoluşçuluk
Kaynak: Varoluşçu psikoterapi-Dr.CanGüngen

KATEGORİ: Makale

Yorumlar